Geleceğin Ekonomileri: Sürdürülebilirlik Paradigmasında Yeni Bir Sistem Arayışı

Küresel ekolojik krizler, artan eşitsizlikler ve toplumsal esenlikteki gerileme, hâkim büyüme odaklı ekonomik paradigmanın sınırlarını görünür kılmıştır. Gayrisafi yurtiçi hasıla (GSYH) merkezli ölçüm ve politika anlayışı, ekolojik tahribatı ve sosyal adaletsizliği büyük ölçüde göz ardı etmektedir. Bu bağlamda geleceğin ekonomileri, insan ve doğayı ekonominin merkezine yerleştiren bütüncül yaklaşımlar olarak öne çıkmaktadır.

Sanayi Devrimi’nden bu yana ekonomik büyüme, toplumsal ilerlemenin temel göstergesi olarak kabul edilmiştir. Ancak iklim değişikliği, biyolojik çeşitlilik kaybı ve sosyal eşitsizlikler, büyüme odaklı ekonomik sistemin sürdürülemezliğini ortaya koymaktadır (Rockström vd., 2009). Dünyada yeni bir yaşam biçimine gereksinim vardır. Bu yalnızca şekilsel bir dönüşümü değil, aynı zamanda bir bilinç ve değerler dönüşümünü gerektirmektedir. İçinde yaşadığımız uygarlığın görünen yüzü, artık gezegenimize ve insanlığa hizmet etmeyen bir kültürün ve sosyal yapının ifadesi olarak tanımlayabileceğimiz ekonomik sistemin dönüşümü yüzeyin çok altında yatan niyet, değer ve zihniyetlerin dönüşümüyle mümkün olacaktır.

Neoklasik iktisadın merkezinde yer alan homo economicus, rasyonel, fayda maksimize eden ve bireysel çıkarlarını önceleyen bir insan varsayımına dayanır. Bu yaklaşım, insanı toplumsal ve ekolojik bağlamından kopararak ekonomik sistemin mekanik bir unsuru hâline indirger; bu durum piyasanın toplumsal bağlamdan kopuşu eleştirisiyle de örtüşmektedir (Polanyi, 1944).

Mağaradan gökdelene uzanan tarihsel anlatı, ekonomik düşüncenin kültürel kodlarla nasıl şekillendiğini göstermektedir. Aristoteles’in ölçülülük ve esenlik arasındaki ilişkiye vurgusu ile modern ekonominin sınırsız büyüme anlayışı arasındaki gerilim, günümüzde sürdürülebilirlik tartışmalarının temelini oluşturmaktadır.

GSYH, piyasa içi üretimi ölçerken ev içi emek, çocuk ve yaşlı bakım faaliyetleri ve ekosistem hizmetlerini dışarıda bırakmaktadır. Dahası, çevresel yıkımın onarımı pozitif ekonomik faaliyet olarak kaydedilirken, yıkımın kendisi görünmez kılınmaktadır (Stiglitz, Sen ve Fitoussi, 2009). İsraf edilen mal ve hizmetlerin GSYH’yi artırması, ölçüm sisteminin sorunlarını ortaya koymaktadır. Bu nedenle geleceğin ekonomileri, çok boyutlu esenlik göstergeleri ve ekolojik sınırları dikkate alan yeni ölçüm çerçevelerini savunmaktadır.

Geleceğin ekonomileri, gezegenin ekolojik sınırları içinde insan esenliğini artırmayı amaçlayan bir sistem yaklaşımının ürünleridir. Bu yaklaşım, farklı coğrafyalarda kendi şartları ile uyumlu bir gelişim göstermiş ve türetim ekonomisi, sevgi ekonomisi, esenlik ekonomisi, kamu yararı ekonomisi, simit ekonomisi, küçülme ekonomisi, canlandırıcı ekonomi, dayanışma ekonomisi, topluluk temelli finans gibi uygulamalarla amacına ulaşan örnekler sunmuştur. Geleceğin ekonomilerinin öncelikleri, Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları ile de güçlü bir uyum içindedir (UN, 2015).

Son yıllarda birçok ülke ve yerel yönetim, esenlik temelli politika çerçeveleri geliştirmeye başlamıştır. Yeni Zelanda’nın 2019 yılında uygulamaya koyduğu “esenlik bütçesi”, kamu harcamalarının sosyal ve ekolojik etki kriterlerine göre şekillendirilmesine öncülük etmiştir (New Zealand Treasury, 2019). İskoçya, İzlanda ve Galler gibi ülkeler, WeGO (Wellbeing Economy Governments) ağı aracılığıyla esenlik göstergelerini politika yapım süreçlerine entegre etmektedir. Türkiye’den örnekler de tarihsel boyutu ve bugünün Anadolu yaşamına devam eden etkileriyle ahilik kültürü, türetim ekonomisi (Good4Trust.com), kooperatifçilik ve sosyal girişimler aracılığıyla yerel düzeyde esenlik odaklı uygulamaların mümkün olduğunu göstermektedir.

Geleceğin ekonomileri, yalnızca alternatif bir ekonomik model değil, aynı zamanda bir paradigma değişiminin öncüleridir. Buckminster Fuller’a atfedilen ifadede olduğu gibi, mevcut gerçeklikle savaşmak yerine yeni bir model inşa etmek gereklidir. Ancak bu dönüşüm, kısa vadeli ve hızlı çözümlerle değil; uzun vadeli, katılımcı ve kültürel olarak köklü değişimlerle mümkündür. Mevcut sistemler, bütüne karşı sorumluluktan hareketle başlayan sorgulamalarla çözünme sürecine çoktan girmiştir. Geleceğin ekonomilerine geçiş ise, bireysel bilinçten başlayan, kişiler arası bağ, ilişkiler, ortak değerler, kültür ve sosyal yapılardan kurumlara uzanan bir dönüşüm yolculuğu ile mümkündür. Bilinçten sisteme uzanan yolculuk, bireysel değer dönüşümünü kurumsal ve politik yapılara bağlayan çok katmanlı bir süreçtir.

Geleceğin ekonomileri, sürdürülebilirlik tartışmalarına insan onuru, sosyal adalet ve ekolojik bütünlük perspektiflerini birlikte sunan güçlü bir çerçeve kazandırmaktadır. Büyüme merkezli başarı anlayışının ötesine geçerek, “sağlıklı gezegen, mutlu insan” vizyonunu merkeze alan bu yaklaşımlar, günümüz küresel krizlerine bütüncül bir yanıt sunmaktadır. Doğmakta olan yeni insanlık anlayışı ve onun ürünü olan sistemler artık ütopyacı bir ideal değil; farklı coğrafyalarda somut örnekleri görülen uygulanabilir birer seçenektir.

Kaynakça

  • Polanyi, K. (1944) The Great Transformation. New York: Rinehart.
  • Rockström, J. vd. (2009) ‘A safe operating space for humanity’, Nature, 461(7263), ss. 472–475.
  • Stiglitz, J.E., Sen, A. ve Fitoussi, J.P. (2009) Report by the Commission on the Measurement of Economic Performance and Social Progress. Paris.
  • UN (2015) Transforming our world: the 2030 Agenda for Sustainable Development. New York: United Nations.
  • New Zealand Treasury (2019) The Wellbeing Budget. Wellington.