Piyonun Sade Olması mı, Vezirin Her Şeye Sahip Olması mı?

Bir satranç tahtasına uzun uzun baktınız mı hiç? Düşündünüz mü? Bu oyunda taşların amaçları nedir? En değerli olan şah mıdır gerçekten? Diğerleri şah için mi vardır?

 Vezir.

Satrancın en özgür taşı. Sağa gider. Sola gider. Çapraza gider. İsterse bütün tahtayı dolaşır.

Oyundan çıktığında en çok yokluğu hissedilen de odur.

Adeta “her şeye sahip olmanın” sembolüdür.

Ancak belki de çok şeye sahip olmak, çok şeyi kaybetme korkusunu da beraberinde getiriyordur. Sahip olunan her şey, görünmez bir ipe dönüşür. İpler çoğaldıkça hareket alanı genişler sanılır; oysa bazen, ufuk daralır.

At bambaşkadır.

Kimseye benzemez. Kuralları bile kendine hastır. Engellerin üzerinden atlar.

Bazı insanlar gibidir. Herkes aynı yolu yürürken, o başka bir patikadan gider.

Kalıplara sığmaz, farklıdır.

Fakat farklı olmak, her zaman hakikate yakın olmak anlamına gelmez. Çünkü özgünlük, hikmetle buluşmadığında farklılıktan ibaret kalabilir.

Kale ağırbaşlıdır.

Sarsılmaz görünür. Güçlüdür.

İlkeler gibidir. Dümdüz yürür.

Ama sadece doğrusal bakan biri, hayatın inceliklerini kaçırabilir. Çünkü hakikat bazen düz çizgilerden değil, derin kavrayışlardan geçer.

Fil.

Çapraz yürür. Yıkarcasına oynar, hırslıdır.

Zekâyı temsil eder sanki.

Fakat zekâ ile hikmet aynı şey değildir. Zekâ hesap yapabilir. Hikmet ise hesabın ötesini görür. Hesaba fazla tutunan, çoğu zaman hesabın içinde kaybolur.

Sonra… Kimsenin dönüp bakmadığı taş gelir.

Piyon.

En küçük taş. En sınırlı hareket eden. Pek önemsenmeyen. İlk feda edilen.

Bir adım… Bir adım daha…

Sabırla yürümekten başka hiçbir ayrıcalığı yoktur.

Belki de piyonun sırrı tam da budur.

Gösterişi yoktur. İddiası yoktur. Üstünlük taslamaz. Vazifesini sessizce yerine getirir.

İşin ilginç tarafı şudur:

Satrançta dönüşümü yaşayabilen tek taş, piyondur.

Tahtanın sonuna ulaşabildiğinde artık piyon, her kılığa girebilir.

Vezir de, at da, kale de olabilir.

Dönüşüm, daha fazlasına sahip olduğu için değil; bütün yolu sabırla yürüdüğü için gerçekleşir.

Acaba kim buldu bu oyunu? İki renge ayrılmış her şey bu oyunda. Hem zemin, hem taşlar.

Neden iki renk bu oyun? Beyazlar kazanınca siyahlar üzülüyor, siyahlar kazanınca beyazlar üzülüyor.

Oyun bitince, geriye tecrübe kalıyor. Hem kazanan hem de kaybedenin elde ettiği tecrübe.

Yeniden oynasalar, oynayanlar artık aynı mı dersiniz?

Tam bunları düşünürken, oyun bambaşka bir şey oldu sanki. Ne kadar da yaşadığımız hayata benzedi.

Hayat da çoğu zaman böyle değil mi?

Gösterişli olan görünür. Sessiz olan unutulur.

Oysa içsel yolculuk çoğu zaman artmaktan çok eksilmeye benzer.

Yükselmekten çok eğilmeye… Görünmeden fayda olmaya… Alkış beklemeden yürümeye…

Çünkü insan, “ben” dedikçe ağırlaşır; “hiç”lendikçe hafifler, arınır.

Bir de oyunun sonuna bakalım. Kazanan taşlar da kutuya girer. Kaybeden taşlar da…

Vezir de aynı kutudadır. Piyon da. Kale de.

Renkler de kaybolur. İsimler de. Roller de.

Geriye yalnızca taş kalır.

Ve şunu anlarız:

Tahtada farklı görünenler, aslında aynı taştan yontulmuştur.

Farklı olan özleri değil, üstlendikleri roldür.

Belki de satrancı icat eden kişi bize sadece bir oyun bırakmadı.

Bir ayna bıraktı. Her hamlede kendimizi görelim diye.

Her kayıpta eksildiğimizi değil, öğrendiğimizi, yol aldığımızı anlayalım diye.

Ve belki de en önemlisi…

Uzun yolların, küçük ama sürekli adımlarla yüründüğünü,

Büyük dönüşümlerin, sadeliğin içinde gerçekleştiğini,

Ve insanın, benliklerden arındıkça gerçek kendine yaklaştığını fark edelim diye…

Cengiz TOPLAMA

İGV Yazımsama Atölyesi, 2024.