Kendilik, Bireyleşme, Özgür ve “Birlikte Varolma” Üzerine Bir İnceleme

Modern bireyin en temel arayışlarından biri, “kim olduğunu” anlamak ve bu doğrultuda özgün bir yaşam sürdürebilmektir. Bu çaba yalnızca içsel yolculuk değil; aynı zamanda toplumsal, kültürel ve tarihsel bağlamlarda şekillenen çok katmanlı bir yolculuktur. Bu bağlamda, “özgünlük” kavramı günümüzde artan bir ilgiyle ele alınmaktadır. Nitekim Merriam-Webster Sözlüğü, 2023 yılında “özgün” (otantik) kelimesini yılın kelimesi olarak seçmiş; bu tercihini, kelimeye yönelik aramalardaki ciddi artışla ve “gerçek ile sahte arasındaki çizginin giderek belirsizleşmesi” olgusuyla ilişkilendirmiştir. Bu bize, yapay zekânın baş döndürücü bir hızla geliştiği günümüzde, özgünlük kavramına olan ilginin nedenini de göstermektedir: gerçek olanı sahte olandan ayırt etme ihtiyacı. Ancak özgünlüğü derinlemesine anlayabilmek için öncelikle “kendilik” olgusunun tarihsel gelişimini irdelemek gerekmektedir. Zira özgünlük, bireyin kendi varoluşuna dair düşünmesi, bu varoluşu sorgulaması ve anlamlandırmasıyla doğrudan ilişkilidir. Bununla birlikte, insanlık tarihi boyunca bireyler her zaman modern anlamda bir benlik bilincine sahip olmamışlardır. Kendilik anlayışı, belirli tarihsel evrelerde ortaya çıkmış ve sosyal, politik, kültürel ve düşünsel dönüşümlerle biçimlenmiştir (Taylor, 1989).

KENDİLİĞİN TARİHSEL VE FELSEFİ GELİŞİMİ

Erken Toplumlar ve Topluluk Temelli Kimlik

Yuval Noah Harari’ye (2015) göre, avcı-toplayıcı topluluklarda bireyler, kendilerini grubun bir parçası olarak tanımlar; yaşamlarının anlamını bireysel olgulara değil, grup içindeki rollerine ve işlevlerine göre inşa ederlerdi. Tarım toplumları ve ardından gelen imparatorluk yapılarında da bireylerin kimliği çoğunlukla topluluklara, liderlere veya tanrılara duyulan aidiyet üzerinden tanımlanmıştır. Bu dönemlerde bireysel özerklikten ziyade, kolektif düzenin devamı öncelikli idi. Daha sonra, krallık ve imparatorluk gibi tekçi yönetimlerin oluşmasıyla, insanlar kendilerini krallığa bağlı bir tebaa ve adeta hükümdara ait bir eşya olarak düşünmek zorunda kaldılar. Paylaşılan değerler, toplumsal normlar kendi olma farkındalığını ortaya çıkarmaktan çok uzak, aidiyet ve bütün olma olgularına dair idi. Krallık ve imparatorluk gibi totaliter yönetimlerin çöküşüyle, insanlar tebaa olmaktan kurtulup, kendilerini birey olarak algılamaya başladılar.

Modernitenin Eşiği: Descartes ve “Düşünen Ben”

Kendilik bilincinin felsefi temelleri, René Descartes’ın (1596-1650) meşhur önermesi “Sorguluyorum, öyleyse düşünüyorum; düşünüyorum, öyleyse varım” (Dubito, ergo cogito, cogito, ergo sum) ile belirginlik kazanmıştır. Bu yaklaşım, öznenin yani “ben”in hakikatin merkezine konumlandırılmasına yol açar. Ben, toplumun bir üyesi olduğu için değer görmekten çıkar. Kendilik artık biricik olmak ile tanımlanmaya başlanır. 

Deneyimsel Kendilik: Hume

“Ben, benlik dediğim şeyin en yakınına girecek olursam, şu ya da bu tikel algıya çarparım.
Hiçbir zaman, benliğimi bir algı olmaksızın yakalayamam,
hiçbir zaman algıdan başka bir şey gözleyemem.”

David Hume (1711-1776) ise benliği, algıların sürekli değişen bir demeti olarak gördü ve böylece kendilik kavramına zamansal bir boyut getirdi. Ona göre benlik, sabit değil; sürekli değişen bir deneyim akışıdır. Bu görüş, modern psikolojideki kendiliğin sürekliliği ve değişebilirliği tartışmalarıyla uyumludur (Gallagher, 2000).

Doğal Öz ve İç Ses: Rousseau

Jean-Jacques Rousseau (1712-1778), kendiliğin doğallıkla ilişkili olduğunu savunur. Ona göre, modern toplumun değerleri bireyin öz benliğinden uzaklaşmasına neden olur. İnsan, başkalarının yargılarına göre yaşamaya başladıkça otantik kendiliğinden kopar (Rousseau, 1762/1975). Modern insan, uygarlığın değerlerine göre şekil almaya başladıkça kendi iç sesini ve duygularını dinlemeyi bırakan insandır. Rousseau’nun ifadesiyle, insan “olduğu gibi görünmediği” ve “göründüğü gibi olmadığı” bir yapaylığa sürüklenmiştir. Rousseau bu durumu, doğal öz-benlik sevgisinin, yapay bir kendilik sevgisine dönüşmesi ve bozulmanın başlaması olarak ifade etmektedir. Bu, modern insanın özgünlük krizinin ilk eleştirilerinden biridir.

Varoluşsal Seçim ve Birey: Kierkegaard

“Büyüklük şu ya bu olmak değil, kendin olmaktır.”

Søren Kierkegaard’a (1813-1855), göre, insan, kendi olmaktan gönüllü olarak vazgeçer. Otantik benliğe ulaşmanın yolunun, bireyin kendi yaşamına dair sorumluluk alması ve seçimlerde bulunması gerektiğini savunur. Ona göre özgünlük, risk almayı, yalnızlığı ve öznelliği içerir (Kierkegaard, 1849/1985). Kalabalığın içinde eriyip gitmek, özgün varoluşu imkânsız kılar. Bu düşünce, daha sonra varoluşçu felsefenin temel taşlarından biri olacaktır. Ona göre kendilik, bitmiş değildir, insan oluş ve değişim halindedir.

Yaratıcı Birey ve Sanatsal Öz: Nietzsche

Friedrich Nietzsche’nin (1844-1900) insan anlayışında, sürü insanı ve özgür insan olmak üzere iki arketip vardır.  Sürü insanı, otantik bir varoluş içinde değildir. Ona göre sürü insanı, belli ahlaki veya dinsel kalıplar bağlamında hayatını güvenlik içerisinde sürdüren ve kendisini yaratma ediminden yoksun kişidir. Dolayısıyla ona göre özgün olmak, ancak özgür insana özgü bir özellik olabilir. Özgür olmak isteyen insan, yaşamı ve kendisini iyi kılmak için sorumluluk alarak kendini şekillendirmelidir. Ancak birinin kendisini şekillendirmesi nadir bulunur bir sanattır, “bunu ancak kendi doğasının bütün gücünü, güçsüzlüğünü araştıran, sonra bunların her birini, sanatsal bir plan içinde yerli yerine koyanlar kendilerini şekillendirebilir”. Nietzsche “üstinsan”ın değer biçen ve değer yaratan bir varlık olduğunu belirtir. (Nietzsche, 2005/1883–1885, p. 67). Onun ifadesindeki üstinsan kavramının, özgün insan idealinin metaforik bir ifadesi olduğu söylenebilir.

Sezgisel Benlik ve Değişim: Bergson

“Değişerek devam etmek, devam ederek değişmek.”

Henri Bergson (1859–1941), kendiliği içsel ve dışsal olmak üzere iki yönlü bir varlık olarak tanımlar. Ona göre, insanın içsel ve derin benliği dışsal (toplumsal) katman tarafından kuşatılmıştır. Bu nedenle insan, dışsal-içsel gerilimi yaşayarak kendi benliğine erişmeye çabalamak zorundadır. Ona göre özgün benliğe ancak sezgi ile ulaşılır ve bu yolculuk herkes için değil, yalnızca bir “avuç insan” için mümkündür (Bergson, 1903/2002). Ona göre, kendilik sabit değil, her an dönüşen bir süreçtir.

Otantik Varoluş ve Vicdan: Heidegger

“Herkes alanında her bir kişi başkasıdır
ve hiç kimse kendisi değildir.”

Martin Heidegger’a (1889-1976) göre insan, çoğu zaman toplumsal kalıplar içinde kaybolur ve otantik olmayan bir yaşam sürer. Otantik varoluşa ulaşmak için bireyin “vicdanın çağrısına” kulak vermesi gerekir; bu, toplumun beklentilerinden sıyrılarak kendi hakikatine yönelmesidir (Heidegger, 1927/1962).

Gölge, Bütünlük ve Bireyleşme: Jung

“Koca bir ömrün tek ayrıcalığı gerçekte olduğunuz kişi olabilmektir.”

Carl Gustav Jung (1875-1961), kendini gerçekleştirmeyi “bireyleşme süreci” olarak tanımlar. Bu süreçte birey, yalnızca bilinçli yönleriyle değil; gölge yönleri ve kolektif bilinçdışıyla da yüzleşir. Bireyleşme, özgünlüğün ruhsal bir boyutudur ve Jung’a göre bir insanın “bütün” olabilmesi için kendi iç dünyasının tüm parçalarını kucaklaması gerekir (Jung, 1953/1990).

ÖZGÜNLÜĞÜN GÜNÜMÜZDEKİ YERİ

Modern anlayış ile başlayan ve değeri gitdige artan özgünlük kavramı, günlük yaşam içerisinde üç eş anlamlı kelime ile karşılanabilir. Bunlardan ilki “orijinal” anlamına gelmektedir ve bu anlam tarihsel bir bağlama göndermede bulunur. Örneğin, 1950’lerin tarzı, ancak 1950’lerde ise otantiktir. 1990’larda benimsenen 1950’lerin tarzı, otantik olandan farklıdır. Başka bir deyişle “orijinal” anlamıyla otantik olanın, bir çeşit tarihi gerektirdiği ve ancak o zaman otantiklikten söz edilebileceğini söylemek gerekir. İkinci eş anlamı ile otantik “sahte” olanın zıt anlamlısı olarak “hakiki” kavramına işaret etmektedir. Örneğin inciler, ancak deniz kabuğunun içinden geliyorsa otantiktir. Otantik olmayan replikaları düşünmek mümkündür; plastik inciler gibi. Otantiklik burada halis olmak ile ilgilidir. Otantik kavramının üçüncü eş anlamı, bireysel özgünlük kavramı ile en ilgili olan “dürüstlük”, “aslı gibi olmak” veya “sahicilik”tir. Otantik kavramı burada, olduğu şey ile olduğunu iddia ettiği şey arasındaki yakınlığı işaret etmektedir. (Bialystok, 2014: 275)

Bu bağlamda özgünlük, bireyin içsel deneyimleriyle uyumlu davranması, kendi değerleri ve inançları doğrultusunda yaşaması anlamına geliyor. Son yıllarda pozitif psikoloji araştırmaları, özgünlüğü bireyin yaşamındaki anlam ve mutluluk arayışında öne çıkan kavramlardan biri olarak saptıyor. Çalışmalar, özgünlük ve benlik saygısı arasında pozitif bir ilişki olduğunu ortaya koyuyor (Gül, 2010:3). Sosyal medyada bile özgün paylaşımlarda bulunanlar daha yüksek düzeyde yaşam doyumu bildiriyor.

PEKİ, ÖZGÜNLÜK MÜMKÜN MÜDÜR?

Bu sorunun cevabını sanat tarihinde aramak uygun olur. 17. yüzyılın başlarında sanatçılar doğayı ne kadar iyi kopyaladıklarına göre övgü alırlardı. Hatta bu dönemde sanatçılar doğayı o kadar iyi kopyalarlardı ki, yaptıkları eserler bir anlamda doğanın intihali olurdu.

18. yüzyıl sonrasında sanatçılar, ilk olmayı, öncülüğü kimseyle paylaşamayan, özgünlük meselesini neredeyse hayatta kalabilmeyle eşdeğer tutan bir tavır benimsemiştir. Bu dönemde eski ustaların izlenmesi şiddetle kınanmaya başlamış; özgün olma, kültürel bir politika olarak dayatılan olgulardan biri haline gelmiştir. Oysa, bir sanat eserinin tarihsel ve kültürel bütünlüğün dışında olması ne denli mümkündür?

İster kabul edelim, ister bilip de etmeyelim, çoğu eser ortaklaşa ve kolektif bir sürecin bütününden başka bir şey değildir. Tintoretto, Leonardo’nun Son Akşam Yemeği’ni görmemiş ve binlerce kez kopyalanmış bir temayı bir kez daha ödünç almamış olsa idi, Son Akşam Yemeği’nin o ‘özgün’ yorumu ile karşılaşabilir miydik? (Aliçavuşoğlu. 2018).

Ne Cêzanne tek başına Picasso’nun, ne de Duchamp tek başına Andy Warhol’un önderi, ilham kaynağı ya da ustası; her ‘özgün’ yapıtın içinde onlarca sanatçı, binlerce yapıtın izini sürmek mümkün. Sanatçı hiçlikten yaratmaz, yoktan var etmez; esinlenir, bakar, gözetler, hatta kimi zaman kopyalar (Aliçavuşoğlu, 2018).

TAKLİT ETMEK Mİ? ESİNLENMEK Mİ?

Sanat, eğitim ve kültürel gelişim bağlamında özgünlük, çoğu zaman taklidin karşıtı olarak sunulur. Oysa taklit, özellikle çocukluk döneminde öğrenmenin doğal bir yoludur. Bandura’nın sosyal öğrenme kuramına göre (1977), bireyler çevrelerindeki modellerin davranışlarını gözlemleyerek öğrenirler. Bu süreç, sadece davranışsal değil, bilişsel ve duygusal düzeyde de etkilidir.

Taklit, sadece pedagojik bir süreç değildir; aynı zamanda kültürel aktarımın da temelidir. Ancak bireyin özgün benliğini oluşturabilmesi için taklit sürecini aşarak içselleştirmeye geçmesi gerekir. Aksi halde birey, başkalarının deneyimlerini sadece tekrar eden bir “echo” (yansıma) olmaktan öteye geçemez.

“Taklitçi, dere yatağı gibidir. İçinden akıp giden suyu asla içmez.
Su, onun içinden akıp gider fakat içenlere nasip olur”
Mevlana

Mevlânâ, taklitin karşısına içselleştirmeyi koyar. İnsan sadece taklitle yetinirse ilerleyişini sürdüremez ve gerçek anlamda insani yetkinliğe erişemez. Kendi ufkunu keşfedemez.

KENDİ UFKUMUZU KEŞFETMEK

Kendi ufkunu keşfetme arzusu, aslında bireyin derinliğinden yükselen bir çağrıdır. Bu süreçte tabi ki mevcut keşiflerden faydalanmak doğaldır. Bu yolculukta, daha önce bu yolu yürümüş olanların çizdiği haritalar kıymetlidir. Ancak bu haritalar, başkasının bireyleşme sürecine aittir. Onun gözlemlerine, deneyimlerine, karşılaştığı kişilere, okuduklarına yani yaşamına, zihinsel ve ruhsal birikimlerine aittir. Onun topladığı verileri sınıflandırması, anlamlandırması, malumata ve ardından işleyerek bilgiye dönüştürmesi sonrasında kendi akıl ve gönül süzgecinden geçerek anlayışa, bilgeliğe ulaştırması ile çizilmiş yol haritalarıdır. Elbette çok kıymetlidir. Ancak şunu unutmamalıyız ki bir başkasının bilgeliği bize yol gösterebilir; ama bizi dönüştüremez. Çünkü onun özünden süzülen bilgi, onun içsel kimyasına, onun yolculuğuna aittir. Onun bilgelik kaynağı, bizim için bir veri olabilir. Bu veri, kendi iç yolculuğumuzda işlenip anlamlandırılmadan bizde karşılık bulamaz. Dolayısıyla, başka birinin sözleri bize ilham verdiğinde, o sözü ödünç almak değil, o söz aracılığıyla kendi sözümüzü bulmak değerli ve önemlidir.

Bizi büyüten, başkasının bilgisi değil, kendi anlayışımızla içimizde oluşan idrak, kendi bilinç sürecimizdir. Yaşantımız, işlenmiş verilerimizin, damıtılmış deneyimlerimizin, idraklerimizin ürünü olduğunda, veriden yola çıkar, kendi özgün yolculuğumuza, kendi bilgeliğimize yelken açarız.

“Kendi ufkunuzu keşfetmede, daha önce çizilmiş yol haritaları yardımcı olabilir.
Haritalar seyretmek için değil, kendi yolculuğunuzda kullanmanız için yapılmışlardır.
Ve her harita birilerinin ilk keşfidir.
Kendi ufkunuzu keşfettikten sonra ise artık kendi özgün yolculuğunuzun haritası ortaya çıkacaktır.”
AVİ, s.177

ÖZGÜN (OTANTİK) BENLİĞE ULAŞMANIN UNSURLARI

Özgün benlik, bireyin dışsal yönlendirmelerden sıyrılarak kendi içsel hakikatine ulaşmasıyla mümkündür. Bu süreç çok boyutlu, dinamik ve dönüşümcü bir karakter taşır.

Özgün benliğe ulaşmak, bireyin sorgulamasıyla başlar. Bu süreçte kişi, parçalı kimliklerin ötesine geçerek bütüncül bir benlik anlayışını hedefler. Her bireyin doğuştan sahip olduğu eşsiz potansiyelin farkına varması, özgünlüğün temelini oluşturur. Ancak bu özgünlük, toplumsal normlar, beklentiler ve dışsal etiketlerin etkisinden arınarak ortaya çıkabilir. Kişi, başkalarının tanımlamalarına göre değil, kendi içsel referanslarına göre varlığını tanımlar. Yalnızca aklını değil, duygularını ve sezgilerini de dikkate alarak iç sesine kulak verir. Gerçek benliğe ulaşmak kolay değildir; bu yolculuk risk almayı, mücadeleyi ve yaşamla yüzleşmeyi gerektirir. Bu süreçte birey, toplumun vicdanından kendi içsel vicdanına geçiş yaparak daha derin bir etik farkındalık geliştirir. Özgün benlik, bireyin kendi değerlerine uygun seçimler yapması ve yaşamının sorumluluğunu üstlenmesiyle şekillenir. Kişi, içsel doğasına uygun bir yaşam tarzı geliştirerek varoluşunu gerçekleştirir. Bu yolculuk sabit bir noktaya varmak değil, sürekli bir değişim, gelişim ve dönüşüm sürecini benimsemekle mümkündür; çünkü insan, her an yeniden şekillenen bir bilinçtir. Kısacası özgünlük, sabit bir varlığa ulaşmak değil, kendi varoluşsal hakikatine sadık kalarak yaşam boyunca “oluş”, “değişim” ve “dönüşüm” içinde kalabilmektir.

ÖZGÜNLÜK VE TOPLUMSAL BÜTÜNLÜK

Özgünlük, bireysel bir değer olmanın ötesinde, toplumsal çeşitliliğin de sigortasıdır. Ahmet İnam’ın (2016) belirttiği gibi, insanın kendini gerçekleştirme süreci, ait olduğu dilin, kültürün ve coğrafyanın izlerini taşır. Evrensel değer üretimi, yerel köklerden beslenmeden mümkün değildir. Özgünlük, kültürel kimlik ile evrensel bilinç arasında bir köprü işlevi görür. Her birey, kendi özgünlüğünü gerçekleştirdiğinde sadece birey değil, aynı zamanda kolektif bilinç de dönüşür. Bu nedenle özgünlük, kolektif evrim için de hayati bir rol oynar. Her özgün katkı hem bireyin bütünleşmesine hem de toplumun dönüşümüne hizmet eder (Wilber, 2001). Evrim, her bir parçaya kendi özgünlüğüyle ihtiyaç duyar (Wilber, 2000; Bohm, 1980).

ÖZGÜNLÜĞÜN YÜCELTİLMESİ

Postmodern kültür, bireyselliği yücelten bir zeminde özgünlüğü adeta kutsamaktadır. Ancak bu durum, özgünlüğün amacını saptırarak onu yalnızca bir kimlik performansına indirgeme tehlikesi barındırır (Bauman, 2000). Özgünlük, bireysel ayrışmanın değil; bütünle bağlantının aracı olmalıdır. Aksi halde, kişi yalnızca “ben”e odaklanır ve bu, bütünlük yerine narsistik bir kapanıma neden olabilir. Spiral yerine döngü oluşur; gelişim değil, tekrar yaşanır. Bu nedenle, özgünlük ancak özgürlükle, yani bireyin kendini aşmasıyla anlamlı hale gelir (Wilber, 2000).

ÖZGÜNLÜKTEN ÖZGÜRLÜĞE: KENDİNİ AŞMAK VE BİRLİKTE VAR OLMAK

Maslow’a göre bireyin tüm potansiyelini yaşama geçirmesi yani kendini gerçekleştirmesi, özgünlüğün temelidir. Bununla birlikte, bu sürecin sadece bireysel tatminle değil, aynı zamanda toplumla anlamlı bir bağ kurmayla da ilgili olduğunu vurgular. Kendini gerçekleştiren birey, “yüce değerlere yönelmiş, anlam arayan ve bütünle bağ kurabilen” bir varlıktır (Maslow, 1968). Bu bağlamda “özgünlük”, kişinin kendine doğru bir yolculuğu, “özgürlük” ise bu yolculuğun bütünle kurduğu ilişkiyi ifade eder. Özgünlüğün nihai amacı bireyin “ben” oluşunu gerçekleştirmesi ise, özgürlüğün nihai amacı da “ben”i aşarak “biz” ve “bütün” düzlemine ulaşmaktır. Bu noktada birey, sadece özgür değil, aynı zamanda “aşkın” bir varlığa dönüşür.

Bireyselliği aşamayan bütünlüğe ulaşamaz ve bütünlüğe ulaşamayan da
toplumsal bilinç düzeyini kavrayamaz, ilerletemez, kapsayamaz.
AVİ, s.119

Özgünlük ve özgürlük kavramları sık sık birlikte anılsa da özünde farklıdırlar. Özgünlük, içsel değerlerin tutarlılığı ve kişisel bütünlüğün bir sonucuyken; özgürlük, dışsal ve içsel kısıtlamalardan bağımsızlaşmış bireyin varlıksal duruşudur, karakteridir; seçimleri ve eylemleridir.  

“Özgürlük ve bağımsızlık benim karakterimdir.”
Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

Juddi Krishnamurti’nin (1954/2020) ifadesiyle, insanın gerçek özgürlüğü, “kendini merkez yapmadığı” anda başlar.
Ken Wilber (2001), özgürlüğü dört boyutta ele alır: bireysel-içsel (bilinç), bireysel-dışsal (davranış), kolektif-içsel (kültür) ve kolektif-dışsal (sistem). Gerçek bir özgürlüğün, bu dört boyutun hepsinde uyumlu bir gelişimle mümkün olacağını ifade eder.

BİRLİKTE VAR OLMAK

“Olmak” birlikte varolmaktır.  Sadece kendi başımıza olmamız mümkün değildir.
Diğer her şey ile birlikte varolmanız gerekir. Bir kağıt parçası diğer her şey varolduğu için vardır.”
Thich Nhat Hanh

Her şey, diğer her şey var olduğu için vardır. Birlikte var olma, her şeyin birbirleriyle ilişki içinde var olduğu anlayışıdır. “Biz” tek bir yaşam formu -yani tek benlik- değiliz; çokuz. Kendimizi izole benlikler olarak değil, iç içe geçmiş olarak görmeyi öğrenmeliyiz.

Tüm bunlardan hareketle;

Özgürlük, kendi olmak değil, aynı zamanda “kendi olarak bütünle bağ kurabilmek” ve bütünlüğe uygun kültür ve sistemler oluşturabilmektir.Özgürlük, “birlikte var olmak” bilincine uyanmaktır.

“İn­san­lı­ğın hep­si­ni bir vü­cut ve bir mil­le­ti bu­nun bir or­ga­nı say­mak ge­rekir.
Bir vücudun par­ma­ğı­nın ucun­da­ki acı­dan diğer bütün organlar etkilenir.”
Gazi Mustafa Kemal Atatürk

Yararlanılan Kaynaklar:

    1. Akdemir, F. (2019). Kierkegaard’ın felsefesinde varoluşun aşamaları ve inanan bir varlık olarak insan. Felsefe Dünyası Dergisi, (70), 127–150.
    2. Akarsu, B. (1998). Çağdaş felsefe. İnkılap Yayınevi.
    3. Aliçavuşoğlu, E. (2018). Bir özgünlük arayışı olarak kopyalamak. İntihal mi, hal mi? Yapı Kredi Kültür Sanat Dergisi, 17-22.
    4. Arınmış Varlık İNSAN. (2023). İnsanlık Güneşi Vakfı Yayınevi.
    5. Bialystok, L. (2014). Authenticity and the limits of philosophy. Dialogue: Canadian Philosophical Review, 53(2).
    6. Bilgin, N. (1999). Evrenselcilik-farkçılık geriliminde kollektif kimlik. Sistem Yayıncılık.
    7. Bohm, D. (1980). Wholeness and the implicate order. Routledge.
    8. Celâleddin, Mevlânâ. (2014). Mesnevî tercümesi (Ş. Can, Çev.). Ötüken Yayınları.
    9. Çifteci, V. (2018). Geçmişten geleceğe kendiliğe bir bakış: Özgünlük, zaman ve özgürlük. Yapay Zekâ ve Zihin Felsefesi Dergisi, (2), 195–210.
    10. Çifteci, V. (2021). Otantik kendiliğin olanağı. Felsefe ve Sosyal Bilimler Dergisi, (32), 139–154.
    11. Döner, N. (2018). Mevlânâ’da taklit: Nedenleri ve taklitten kurtuluş yolları. The Journal of Academic Social Science Studies, (69), 253–268.
    12. Gül, A. (2010). Benlik düzenleme odakları, otantiklik ve ilişkisel / özerk benlik ketlenmesi. [Yayımlanmamış yüksek lisans tezi]. Mersin Üniversitesi.
    13. Harari, Y. N. (2015). Sapiens: A brief history of humankind. Harper.
    14. Heidegger, M. (1962). Being and time (J. Macquarrie & E. Robinson, çev). Harper & Row.
    15. Hume, D. (2009). İnsanın doğası üzerine bir inceleme. BilgeSu Yayınları.
    16. İnam, A. (2016). Sahici insan ve bir yaşam tarzı olarak felsefe. Metazihin Yapay Zekâ ve Zihin Felsefesi Dergisi, 2(2). 137-157.
    17. İnsanlık Güneşi Vakfı Resmî Web Sitesi. [https://www.insanlikgunesivakfi.org.tr]
    18. Jung, C. G. (1964). Man and his symbols. Dell.
    19. Krishnamurti, J. (1995). Freedom from the known. HarperOne.
    20. Maslow, A. H. (1943). A theory of human motivation. Psychological Review, 50(4), 370–396.
    21. Nietzsche, F. (2005). Thus spoke Zarathustra (G. Parkes, Trans.). Oxford University Press. (Original work published 1883–1885)
    22. Rousseau, J. J. (1975). Discourse on inequality (J. C. Hall, çev.) Penguin Classics.
    23. Wilber, K. (2000a). A theory of everything: An integral vision for business, politics, science and spirituality. Shambhala Publications.
    24. Wilber, K. (2000b). Sex, ecology, spirituality: The spirit of evolution. Shambhala.
    25. Yiğit, F. (2022). Taklit ve taassup üzerine felsefi bir inceleme. Din ve Bilim- Muş Alparslan Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Dergisi, 5(2). 279-292.
20 dakikalık okuma 23 Ocak 2026 , , , , , ,

Yorum yazabilirsiniz

Yazar hakkında: Özlem KAYA

Özlem KAYA
BÜTÜNSEL SEZGİ
Post