Sen Kimsin Bilmecesi – Levent KENTER – Ağustos 2011

Sen kimsin?” diye sordu bana. Ne kadar damdan düşer gibi geldi soru. Biraz alay eder gibi, biraz alan açar gibiydi sorusunun tadı.

Bu soruyu bana mı sordu, yoksa bana bakarak kendisine mi sordu tam kestiremedim. Yüzü ve sesi bana dönüktü, üstüme alındım. Şaşkın gülümsedim … “Bu soruya hemen cevap vermem çok zor, bunun cevabını bilmek için çok hayatlardır uğraşıyorum” diye bir cevap çıkıverdi ağzımdan. Bilgiçlik ya da “bilgeçlik” tasladığımı zannetti. Belki de öyleydi, bilemiyorum. Bu tasladıklarım da kimliğimin içindedir kim bilir? Ama o niyetle söylemedimdi.

“ Ne yani kendinin kim olduğunu bilmiyor musun?” diye soruyu süsleyip tekrar sordu.

Bu konuda bazı varsayımlarım var, başlangıç olarak cüzdanımda taşıdığım ve bir resmi kurumun verdiği bir kimlik belgem var ama sanırım tam olarak kim olduğumu göstermiyor” diyebildim.

Bu cevaba biraz sinirlenir gibi oldu. Aslında cevaba mı yoksa bu soruyu şimdiye kadar hiç kendine sormadığına mı ya da bu sorunun cevabını hiç merak etmediğine mi veya kendine sunulmuş kimlikleri sorgusuz sualsiz kabul ettiği için kendine mi kızdı, tam ayırdına varamadım. Aslında bir çırpıda “Ben  … yım” deseydim bu cevabımdan memnun olacaktı. Böylece belki de uzun zamandır kendi cevabıyla örtüşecek ve kendini rahat hissedecekti. Ama kızmıştı ve dışarıdan bakınca kızgınlık yönü de bana doğru görünüyordu. “Benim dışımda ne kadar kişi, kurum, inanç varsa benim kimliğim konusunda bir fikri var ama ben o kadar emin olamadım. Seçenekler arasında ‘hepsi’ ya da ‘hiç biri’ seçeneğini pek sunmadılar. Bu konuda rivayet muhtelif, yani anlayacağın pek çok sahte kimliğim var, kim olduğumu göstermeyen” diye devam ettim.

Yani daha kim olduğunu bilmeyen sıradan birisin” dedi, sanığın suçlu olduğuna ilişkin varsayımı onaylanmamış ve gücü zedelenmiş bir yarı-yargıç edasıyla. Bu durum beni de ister istemez “sanık” sandalyesine oturttu. Yani kendisine soru sorulan, kendini savunmak durumunda olan ve zannedilen kişi durumuna. Oysa ben kendime daha çok “tanık” konumunu yakıştırırdım bu durumda. Dedim ya kendim hakkında pek çok varsayımlarım var diye.

Sadece ‘ben’ desem yeterli olur mu?” diye sormak gafletinde bulundum. İyice sinirlendi, “yani bir halt değilsin” dedi. “evet öyle” dedim ama yargının hangi kısmını onayladığımı bilmeden söyledim bunu. Yani “bir değilsin” kısmına mı yoksa “halt değilsin” kısmına mı onay verdim tam ben de farkında değilim. Bu yanıtımla birlikte sesli dile getirilmemiş bir “kendini beğenmiş, ukala”  ara yargısı sardı ortamı. Kendimi severdim ama kendimi beğendiğim konusunda pek emin olamadım. İnsan daha tam olarak kendim diyeceği bir varlığı tanımlayamamışsa hangi kendini beğenir ki? Demek ki ‘karşıdan bakınca’ öyle görünüyormuş.

Sen kendini ne sanıyorsun?” diye sordu. Bu bir soru muydu yoksa bir sorgu mu? Tam anlaşılır değildi ama fabrika ayarlarım “iyi niyet” e ayarlı olduğu için soruymuş gibi yanıtladım. “Sadece insan.” Sanırım bu cevabım yeterli gelmedi. Sonra aramızda şu diyalog geçti.

Onu biliyoruz, geç!” dedi. “Necisin? Nereden geldin, nereye gidiyorsun? Ne yaparsın, ne düşünürsün? İn misin? Cin misin?”
“in-sanıyorum”
insanmak mı? Ne demek şimdi bu?”
İnsan olduğumu sanıyorum
Saçmalamaya başladın” dedi.
Belki saçma gelebilir ama sanırım insan olmanın cilveleri işte” diye biraz daha saçmaladım.
Bu konuda anlaşılır bir cevabın yok yani” dedi.
Aslında anlatılır bir cevabım yok. Anlatabilsem de anlaşılır olur muydu bilemiyorum” dedim.
Hiç bir şeyim desene” dedi.

Teşekkür ederim öyle gördüğüne amahiç bir şey olma aşamasına tam olarak geldiğimi söylemem zor. Hiçlik oldukça yüksek bir bilinç aşaması. Hoş, zaman zaman bunu duygu olarak deneyimlemiyor değilim” demek gafletinde bulundum.

Benimle dalga mı geçiyorsun?” diyerek iyice sinir kırmızısına büründü.

Sussam bir türlü, sorularına yanıt versem başka tür sinirleniyor. Tam içinden çıkamadım durumun, “Estağfurullah kimseyle dalga geçmedim hiç, sorduğun sorulara samimi yanıtlar vermeye çalışıyorum kendimce. Dalga geçme işini sadece kendimle yapabiliyorum” dedim.

Eee?” dedi

Ama sen de insanlığın bilinen tüm varoluş tarihi içinde yanıtını henüz tam olarak bulamadığı soruları soruyorsun ve iki cümlede cevap bekliyorsun” dedim. Sonsuzluktan geldim sonsuza gidiyorum desem ukalalık değerlerim artacak, evden geldim eve gidiyorum desem cid-diyetim- güme gidecek, bilmiyorum desem inandırıcı olmayacak, aslında hep buradaydım desem yalan olacak, biliyorum ama anlatamam desem sınırları zorlanacak, anlatırım ama anlayabilir misin desem sinirleri zorlayacak. Ne desem de kendini iyi hissetse acaba diye düşündüm uzunca.

Yahu, altı üstü basit bir soru sordum. Amma debelendin ha!” diyerek dalga geçti.

“Ne! basit bir soru mu?” diye sordum şaşkınlıkla. Varsa varoluşun, yaratılmışsa yaratılışın en temel sorularına ‘basit’ diyen biri ya bilgeliğin doruklarında ya da cehaletin zirvesinde olmalı diye geçti içimden. Ama çabuk geçti. Sonra kızgınlıkla bilgeliği ya da yargıyla gelişmişliği yan yana bir türlü getiremediğimden “cahilge” olması  fikri ağır bastı. Aslında cahilgelik de bir “bilemediğini bilme bilgisi sayılabilir,  bu olsa olsa “cahillektüel” bir hal.

Akşamdan bu yana, bu masaya oturduğundan beri bakıyorum hiç konuşmadın herkesi seyretmekle meşgulsün” dedi.

Keyifle dinliyorum konuşmaları, konuşanları gözlüyorum” diye cevap verebildim.

Neden konuşmalara katılmıyorsun, kendini buradaki topluluğun üstünde mi görüyorsun?” diye yorucu bir soru-yorumda bulundu.

Üstünde demesek de, içinde olmaya çalışıyorum desek sanırım şu andaki konumuma ya da ruh halime daha uygun düşer” dedim. Dedim ama birisi bir kez insana dayak atmaya karar vermesin, ne desen fark etmez eliyle, değilse diliyle dövecektir. Bu durumda her hangi bir kırılmaya yer vermemek için beden olarak değilse de “varlık” olarak orada bulunmamak işe yarayabilir. Bunun bir olumsuz yanı var, dövmeye karar veren kişi dövme duygusunu pek tatmin edemiyor. Tatmin edemeyince kendisi dayak yemiş hissine kapılıyor.

Bir süre sözleri “ateş topu” gibi yağdı. İlginçtir ama varlığımı orada bulunma konumundan çekebilmişim ki yolladığı ateşten sözlerin hiç biri bana dokunamadı. Bana dokunamadığının farkına vardığında garsondan içki istedi, bir dikişte bitirip tekrar istedi. İçtikçe kendinden geçmeye başladı. Kendinde olmayan birinin kendinden geçmesi garip bir ironi. Sonra kendi kendine mi, başka birine mi konuştuğu anlaşılmayan şekilde konuşmaya başladı. İhtimal ki kafasındaki kendiyle konuşma yaptı. Ama kendisinin de kendisini duymakta (dinlemekte) zorlandığı belli oluyordu. İnsan bir şeyler anlatırken karşısındaki kişinin dinlememesi sinir bozucu bir durum oluşturuyor, bu durum insanın kendisiyle gerçekleşiyorsa daha da sinir bozucu ve bu sinirin nereye yönleneceği konusunda kişiyi “deli mayın” haline getirebiliyor.

Bu duruma üzüldüm mü?  Üzülecek bir durum değil elbette. Benzer bir süreci ben de geçirmiştim anlayabiliyorum. Bu sürecin sonuna doğru insan yardım ellerini görebilecek duruma geliyor. O zamana kadar yapacak pek bir şey görünmüyor. Dinlemek ve anlamaya çalışmak uygun bir yaklaşım. Akıl vermek yapılacak en önemli hata olabilir. Çünkü kişinin zaten kendi aklıyla, duyguları kavga etmektedir. Bu kavgada hep kendini haklı bulacak bir şeyler olacaktır. Nihayetinde kişinin kendini arayış sürecinin zorlu bir aşamasıdır bu. Üzülmedim yani.

Bir süre bana küsecek, aslında kendine küstüğünün farkında olmadan. Ama olsun atlatacaktır. Önemli olan benim küsme sorumsuzluğunu göstermemem. Yoksa bu süreci atlattığında nasıl insanın kendisiyle barış yapabileceği konusundaki paylaşımın yolunu açık tutabileceğimi umuyorum.

Neredeyse evrensel bir kural haline gelmiş, barış ancak insanın içindeki savaş bittiğinde gerçekleşebiliyor. Kendisiyle savaşan bir insanın o andaki durumuna değil, bu sürecin sonundaki barış sürecine odaklanmak gerçek sevgiye daha yakışan bir yaklaşım olacaktır. Zaten kendiyle kavga halinde olan bir varlığın mümkün olduğunca çevresindeki kişileri de bu kavganın içine çekmek eğiliminde olduğunu daha önce pek çok kez gözlemiştim.

7,6 dakikalık okuma 20 Mayıs 2015

Yorum yazabilirsiniz

Yazar hakkında: Levent KENTER

Levent KENTER
THE END OF YOUR WORLD (Kitap önerisi)
GELECEĞİ BUGÜNE DÖNÜŞTÜRME'ye ne dersiniz ?