Aşkı besleyen, yalnızca güzel yüzlü, güzel gözlü, güzel sözlü, güzel yürekli insanlara, ya da şiirlere, şarkılara, renklere duyulan hayranlık mıdır? Peki ya şehirler? O, içinde türlü insanların yaşadığı, çoğu ondan alınan ilham ile yazılmış şiirlerin, şarkıların söylendiği, rengârenk şehirler…

Bugün sana böyle bir şehri anlatacağım. Hayır, o ilk aklına gelen ve belki de benimle özdeşleştirdiğin İzmir değil! Tamam, orada da aşk var, ilham var, hoşgörü var, bir de deniz var. Utangaç oğlanlar, o şehrin çok güzel olduğu söylenen kızlarıyla (hayatlarında ilk defa) öpüşüyor. Ama anlatacağım şehir o değil. Bu şehir, içinden deniz geçen, erguvan renkli, ezan sesli, çınar gölgeli, ıhlamur kokulu şehir. Evet, İstanbul…

Nedim’in “Bu şehr-i Stanbûl ki bî-misl-ü behâdır / Bir sengine yek pâre Acem mülkü fedadır” (1) (Bu İstanbul şehri ki paha biçilmez ona / Tüm İran ülkesi feda olsun tek bir taşına), Yahya Kemal’in “Sadece bir semtini sevmek bile bir ömre bedel”(2) dediği İstanbul, Ziya Osman Saba’ya da şu güzelim dizelerin ilhamını vermiş;

”Seni görüyorum yine İstanbul
Gözlerimle kucaklar gibi uzaktan,
Minare minare, ev ev,
Yol, meydan.
Geliyor Boğaziçi’nden doğru
Bir iskeleden kalkan vapurun sesi,
Mavi sular üstünde yine
Bembeyaz Kızkulesi.
Bir yanda, serin sabahlarla beraber,
Doğduğum kıyılar: Beşiktaşım.
Baktıkça hep, semt semt, yer yer,
Beş yaşım, on beş yaşım, ah yirmi yaşım!
Durmuş bir tepende okuduğum mektep,
Askerlik ettiğim kışladır ötesi.
Bir gün bir kızını benim eden
Evlendirme dairesi.
Benim de sayılmaz mı oralar?
Elimi tutar gibi iki yanımdan,
Babamın yattığı Küçüksu,
Anamın toprağı Eyüpsultan.
Önümde, açık kollarıyla Boğaz,
Çengelköy’den aktarma Rumelihisarı.
İstanbul, İstanbul’um benim.” (3)

Bugünlerde İstanbul’un eskisi kadar şiirlere, şarkılara ilham vermediği, yeşil renginin betonlarla solduğu, denizinin bulandığı söyleniyor. İstanbul denince karmaşa, yozlaşma, kirli ilişkiler, kavgalar akla geliyormuş. İstanbul kokusu çöp, egzoz, sigara, baca dumanları karışımıymış. Bir internet sayfasında bunları yazan “İstanbulsever”, “Bu koku büyük ihtimalle sağlığa zararlıdır, ama güzeldir, İstanbul’a özeldir.” (4) deyip, hakkını teslim etmiş!

Burası “şehir”; yani özgürlüklerin yaşanabileceği, farklılıkların bir arada olduğu ve bir arada kalmak uğruna egolardan fedakârlık edilmesi gereken, ince zevklerin filizlendiği, Maslow’ca konuşursak, daha üst seviye ihtiyaçların fark edildiği ve giderildiği yer. Bir Türk Mutfağı’ndan, Türk Edebiyatı’ndan, Türk Müziği’nden, kısacası Türk Kültürü’nden bahsediliyorsa, bunu besleyen en büyük nehir, kabul edelim, İstanbul. Yerel kültürlerin olmadığı ya da önemsiz olduğu anlamında söylemiyorum bunu. Ama milli ya da evrensel kültürün megapollerde şekillendiği gerçeğini de görmek gerekiyor.

Şuna baksana; Tevfik Fikret Aşiyan’da, Reşat Nuri Güntekin Büyükada’da, Hüseyin Rahmi Gürpınar Heybeliada’da, Sait Faik Abasıyanık Burgazada’da, Orhan Pamuk Nişantaşı’nda, Ahmet Haşim Bahariye’de, Barış Manço Moda’da, Cemal Süreya Caferağa’da, Yahya Kemal Gümüşsuyu’nda, Bedri Rahmi Eyüboğlu Kalamış’ta, Çelik Gülersoy şehrin her yerinde…

Ümit Yaşar Oğuzcan, içinden çıkmak ve içinden çıkarmak istemediği İstanbul’u ne güzel anlatmış bak:

“Evin içinde bir oda, odada İstanbul
Odanın içinde bir ayna, aynada İstanbul
Adam sigarasını yaktı, bir İstanbul dumanı
Kadın çantasını açtı, çantada İstanbul
Çocuk bir olta atmıştı denize, gördüm
Çekmeğe başladı, oltada İstanbul
Bu ne biçim su, bu nasıl şehir
Şişede İstanbul, masada İstanbul
Yürüsek yürüyor, dursak duruyor, şaşırdık
Bir yanda o, bir yanda ben, ortada İstanbul
İnsan bir kere sevmeye görsün, anladım
Nereye gidersen git, orada İstanbul.” (5)

Yalnızca çirkinlikleri gören gözlere, yaşanan özgürlükleri kıskançlıkla seyredip, bir başka kentte sanki hiç içki içilmiyor, sanki oralarda insanların sevişmeye zamanı kalmıyor, sanki gençler sarılıp deniz kenarında dolaşmıyormuş gibi, yakaladığı büyük “günahları” anlatır edasıyla, İstanbul’u “ahlaksızlıkla” suçlayan dillere bakma sen. İstanbul tam anlamıyla bir “şehir”.

Aret Vartanyan’a göre “aynı şeyleri yineleme arzusu” insanların mutluluk yanılgısıymış. İstanbul’un büyüsü tam da bu noktada başlıyor galiba; onda yaşadığın herhangi bir mutlu anın benzerinin, hatta daha güzelinin, ne zaman istersen, elini uzatır uzatmaz ulaşabileceğin şekilde, yeniden mutlu etmek için orada seni beklediğini bilmen… “Yinelemeden”, “anılarına saplanıp kalmadan”…

Pek çok İstanbulsever için, belki senin için de, güzel İstanbul anılarının en bilineni, sabah erken saatte Haydarpaşa garında İstanbul’a kavuşup, gideceğin yere ulaşmak için vapur iskelesine doğru garın merdivenlerinden inerken içine dolan o nemli, iyotlu deniz kokusu ve arsız martıların etrafında çığlık çığlığa uçuşlarıdır. Evet, şimdilerde tren Haydarpaşa’ya ulaşamıyor, ama hala Kadıköy’den o merdivenlere gidip, o anı “hatırlamak” mümkün. Haydarpaşa olması şart değil, yüreğinde benzeri kıpırtıları, Üsküdar’dan Beşiktaş, Bostancı’dan Adalar ya da Eminönü’nden Sarıyer vapuruna binerken de hissettiğini biliyorum. İlk fırsatta İstanbul’a git. Karşına çıkan ilk vapura, son iskelesine bakmadan atlayıp, kendini denizin üstünde, gökyüzünün altında bir maceraya at. Vapurun ardında bıraktığı bembeyaz köpükleri seyret; kaygılarının, üzüntülerinin o köpüklerle uzaklaştığını göreceksin…

Galata Köprüsü’nden ya da Çengelköy sahilinden çapari olta atıp kıraça çeken balıkçılar, Bebek’te salınan tekneler, Kanlıca’dan Emirgân’ı seyretmeni kıskanıp önüne geçen devasa tankerler… İstanbul denizden ibaret değil elbette. Yerebatan’ın ürperten loş havası, Sultanahmet, Yeni Cami ve Ayasofya’nın ahenkli zarafeti, Kapalı Çarşı’nın telaşlı ziyaretçileri, Mısır Çarşısı’nın benzersiz kokuları, Yıldız Parkı’nın huzuru, hele hele İstiklal Caddesi’nin bir ırmak gibi akıp üzerine gelen kalabalığı da güzel ve sarhoş edici. Ama ben güneşi batırmak ve “İstanbul’dan sarhoş” olmak üzere, yine deniz kenarına döneceğim; bana eşlik eder misin?

İstanbul’da günbatımı nereden seyredilir? Elbette Moda Parkı’ndan… Önce Kadıköy’den “nostaljik” tramvaya binilir, daracık yollardan geçilir, ister Moda Caddesi, ister Mühürdar durağında inilir, gençlerin kahkahalarıyla şenlenen mekanları geride bırakıp yeşile kavuşulur, parkın serinliğinde kısa bir yürüyüşün ardından bir “kenar masa” kapılır, damak tadına göre bir kahve ya da çay söylenir ve büyü başlar…

Ya güneş battıktan sonrası? İşte asıl İstanbul Masalı o zaman başlar… Dünyanın en güzel şehrinde, hayatının en güzel anlarından birini yaşadığını duyumsarsın… Sakın gözünü kapatma! Bu an tüm hücrelerine dolana kadar İstanbul ışıklarını seyret, İstanbul kokularını içine çek, dalgaların sana taşıdığı İstanbul seslerini dinle!


İstanbul’dan söz edilir de şiirsiz olur mu? İstanbul’a yazılmış çok şiir var. Bunların arasında en güzelini, kendini İstanbul’a anlatmaya çalışmak yerine, onu (gözü kapalı!) dinlemeyi seçen Orhan Veli yazmış bence:

“İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Önce hafiften bir rüzgâr esiyor;
Yavaş yavaş sallanıyor
Yapraklar, ağaçlarda;
Uzaklarda, çok uzaklarda,
Sucuların hiç durmayan çıngırakları
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Kuşlar geçiyor, derken;
Yükseklerden, sürü sürü, çığlık çığlık.
Ağlar çekiliyor dalyanlarda;
Bir kadının suya değiyor ayakları;
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Serin serin Kapalıçarşı
Cıvıl cıvıl Mahmutpaşa
Güvercin dolu avlular
Çekiç sesleri geliyor doklardan
Güzelim bahar rüzgârında ter kokuları;
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Başımda eski âlemlerin sarhoşluğu
Loş kayıkhaneleriyle bir yalı;
Dinmiş lodosların uğultusu içinde
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Bir yosma geçiyor kaldırımdan;
Küfürler, şarkılar, türküler, laf atmalar.
Bir şey düşüyor elinden yere;
Bir gül olmalı;
İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı.

İstanbul’u dinliyorum, gözlerim kapalı;
Bir kuş çırpınıyor eteklerinde;
Alnın sıcak mı, değil mi, biliyorum;
Dudakların ıslak mı, değil mi, biliyorum;
Beyaz bir ay doğuyor fıstıkların arkasından
Kalbinin vuruşundan anlıyorum;
İstanbul’u dinliyorum.” (6)

Nedim Birol Yürüten, İstanbul
Haziran 2016 – Haziran 2019

ALINTILAR:

  1. Kudret, Cevdet, “Divan Şiirinde Üç Büyükler – Nedim”, İnkılap Kitabevi, 2003 (Nedim’in, Lale Devri sadrazamı Nevşehirli Damat İbrahim Paşa için yazdığı, İstanbul’un niteliklerini anlatan kasidesinin nesib bölümü bu beyitle başlar.)
  2. Beyatlı, Yahya Kemal, “Bir Başka Tepeden”, “Kendi Gök Kubbemiz”, Yahya Kemal Enstitüsü, 1961 (Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul…)
  3. Saba, Ziya Osman, “İstanbul”, “Bıraktığım İstanbul – Bütün Şiirleri”, Alkım Yayınları, 2003
  4. The Queerest of the Queer, “İstanbul Kokusu”, Ekşi Sözlük, 02.05.2003, https://eksisozluk.com/istanbul-kokusu–615341
  5. Oğuzcan, Ümit Yaşar, “İstanbul”, “Acılar Denizi”, Özgür Yayın Dağıtım, 1994
  6. Kanık, Orhan Veli, “İstanbul’u Dinliyorum”, “Bütün Şiirleri”, Bilgi Yayınevi, 1981

 

, , , , 9,1 dakikalık okuma 20 Haziran 2019

Yorum yazabilirsiniz

Yazar hakkında: Nedim Birol YÜRÜTEN

Nedim Birol YÜRÜTEN
ÖYLE MİYMİŞ ? (Kitap Önerisi)
ANLAM DERİNLİĞİ (3) - Bilge ve Bilgelik